Işıl Özgentürk / Cumhuriyet / 01-10-2009
Dünyadaki istatistiklere bir göz atarsanız, silah şirketlerinden sonra en büyük kârın ilaç şirketlerinde olduğunu görürsünüz, arkasından gıda gelir. Şimdi bu bilgiyi bir yana koyalım ve devam edelim.
Elbette, sağlık alanında teknolojinin de yardımıyla gelişen, insan yaşamını daha kaliteli kılan hiçbir şeye karşı değilim.. ama bu alanın pirüpak olduğunu da kimse iddia edemez. Öte yandan dünyadaki katliamlara özellikle seyirci kalan -Saraybosna ve Ruanda katliamlarını anımsayın- Batı’nın sağlık alanındaki sicili de pek temiz değildir. Bu nedenle ülkemizdeki bazı bilim adamlarının sürekli uluslararası referanslar vererek, henüz ne olduğu tam bilinmeyen domuz gribi aşısını savunmaları bana pek inandırıcı gelmiyor; pek çok kişiye de gelmediğini biraz soruşturursanız siz de anlayabilirsiniz.
Şimdi biraz sağlık alanındaki açığa çıkmış uluslararası oyunlardan ve hepimizin koşa koşa kan verdiği Oktay Babuna olayından söz edelim. O zamanlar kan verenler varsa biraz bozulacaklar.. Eh ne yapalım kendi düşen ağlamaz.
Uluslararası birkaç örnek: Hepimizin bildiği gibi AIDS hastalığı nedeni maymunlar değil, onlar bu işte masum; dünyanın en saygın araştırma kurumlarından biri olan ve kâr amacı gütmeyen Pastör Enstitüsü, AIDS hastalığına neden olan HIV virüsünün laboratuvarda üretilmiş bir virüs olduğunu ispatladı, bununla ilgili çok önemli belgeseller yapıldı. İşte bu laboratuvarda oluşturulan virüsün neden olduğu hastalığın tedavisi için kullanılan ilaçlar çok, ama çok pahalı. Öte yandan bu ilaçları her ülke kendi laboratuvarlarında yapabilir ama, çok astronomik bir telif hakkı ödemeniz gerekiyor. Peki AIDS hastalığının son derece yaygın olduğu Brezilya ne yaptı? Anayasasındaki halk sağlığıyla ilgili bir maddeye dayanarak, telif ödemeden AIDS ilaçlarını yaptı ve hastalara bedava dağıttı; bunu gören Hindistan da, “Ben de böyle yapacağım” dedi ve ilaç firmaları bu çok pahalı ilaçları üç kuruşa Hindistan hükümetine satmayı kabul ettiler.
Şimdi gelelim bizdeki meşhur Oktay Babuna olayına. Bu Oktay Babuna, 1999 yılında lösemi hastası olduğunu söyledi, yalvararak ilik istedi, ona uygun iliği bulmak için millet sıraya girdi, kanını verdi. Bu kanların büyük kısmı da, Türkiye’deki laboratuvarlar incelemeye yeterli olamadığı için, Amerikan laboratuvarlarına gitti. Güya oralarda incelemeye alındı ve bizden dünyanın parası istendi.. o zamanlar Sağlık Bakanı olan Osman Durmuş, “Bu durumda Türk insanının genleri tümüyle incelemeye açık” dedi, bunun bir oyun olduğundan söz etti. O zamanlar aşırı milliyetçi bulduğumuz bu söylem bugün doğrulandı. Oktay Babuna turp gibi yaşıyor ve bizim, Amerikan laboratuvarlarına intikal eden kanlardan haber yok.
Burada bir es verelim.. bu satırların yazarı bir gün bir haber okudu, dördüncü sayfada küçücük bir haber; haberde bir gazeteci CIA başkanına soru soruyordu: “Neden Sırpları durdurmakta geciktiniz?” ve CIA başkanı çok net bir yanıt veriyordu: “Sırpların genetik kodlarını çözmekte zorlandık, gecikme bundandır.”
Peki genetik kodlar nereden anlaşılır? Hepimiz pek çok Amerikan dizisi izliyoruz, DNA’yı öğrenmek için kandan daha iyi ne olabilir...
Söylediklerim gerçekten bilimkurgu değil, genleriyle oynanmış bitkilerin söz konusu olduğu bir dünyada para için neler yapıldığını pek bilemiyoruz.. bunlar açığa çıkanlar...
Sağlık sektörünün bir başka kolu olan kozmetik sanayiinde, cenin ve genç insanların soyulmuş hücrelerinin kullanıldığı artık herkes tarafından bilinen bir gerçek.
Her şey korku filmi gibi değil mi?.. “Kuş gribi” dediler, binlerce kümes hayvanını ve Mardinli Ahmet’in gözü gibi baktığı güvercinlerini öldürdük; şimdi “domuz gribi” diyorlar ve Türkiye gibi kendi aşısını kendi yapamayan ülkeler bu domuz gribi aşısı için inanılmaz paralar ödeyecekler ve bu para kimin cebine gidecek? Doğrudan ilaç firmalarının...
Not: Her yıl ülkemizde 30 ila 40 bin civarında grip vakası görülmekte ve bu vakaların 10 bini ölümle sonuçlanmaktadır. Bunun için şimdiye dek hiçbir şey yapılmadı. Bu durumda domuz gribine gösterilen ilgi size biraz garip gelmiyor mu? Ayrıca ilk aşıların sağlık personeliyle, hacca gidecek kişilere yapılacağını öğrendik... Bari burada biraz insaflı olun, ilk aşılar sağlık personeliyle, çocuklarındır.
Bu arada bir musibet bin nasihattan iyidir; belli ki, sağlık alanında oynanan oyunları bozmak için kendi aşımızı kendimiz yapmaya başlamamız gerekiyor.. 10 bin yetişmiş doktoruyla Küba bu alanda olumlu bir biçimde başı çekmeye başladı. Amerikalıların Kanada üstünden Küba’ya gidip tedavi gördükleri biliniyor. Allah aşkına sürekli Batı’yı referans verip durmayın.
bu blog benim karalama defterim...
Işıl Özgentürk'ün Domuz gribi ve sağlık endüstrisi üzerine makalesi
Perulu bir doktordan meşhur grip üzerine bir yazı..
Bugün üyesi olduğum MSÜGSÜ haberleşme grubundan bir e-posta geldi. Gelen e-postayı olduğu gibi bloğa aktarıyorum.
***
Grip veya asrın soygunu...
HALKLARIN EN GÜZEL GÜNLERİNDE SOYULMASI
Dünyada 2000 kişi domuz gribine yakalandı tüm dünya maske takma yarışında.
25 milyon insan AIDS e yakalandı kimse prezervatif kullanmak istemiyor...
ÇIKAR SALGINI
Domuz giribinin arkasındaki ekonomik çıkarlar nelerdir ?
Dünyada her sene milyonlarca insan malaryadan ölüyor halbuki basit bir tül sineklik onları koruyabilir. Gazeteler bundan bahsetmiyor! Dünyada her sene 2 milyon çocuk ishalden ölüyor halbuki 23 cc lik bir serum onları kurtarabilir. Gazeteler bundan bahsetmiyor! Kızamık ve zature ve diğer hastalıklardan her sene 10 milyon insan ölüyor. Tum bu insanlar daha ucuz ilaçlarla kurtulabilir. Gazeteler bunlarda dabahsetmiyor!
Bundan yaklaşık 10 yıl önce kuş gribi çıktığında, bütün gazeteler bizi bilgiye boğdu...Bütün diğer salgınlardan daha tehlikeli... Dünyayı tehdit eden salgın!Gazeteler sadece bu tavukların korkunç hastalığından bahsediyordu.. Buna rağmen toplam insan kaybı 10 sene de 250. Yani senede 25! Normal grip senede yarım milyon can alıyor. 25'e karşı YARIM MİLYON!
Ama bir saniye: Niçin kuş gribinden bu kadar bahsedildi? Çünkü bu tavukların arkasında bir adet horoz vardı, büyük ibikli bir horoz. Uluslararası Roche ilaç grubu Asya ülkelerine milyonlarca doz Tamiflu sattı, İngiltere hükümeti halkını korumak için 14 milyon doz satın aldı. Kuş gribi sayesinde Roche ve Relenza, iki büyük ilaç grubu milyonlarca dolar kar elde ettiler.
Dün tavuklarla, bugün domuzlarla. Evet bugün domuz gribi psikozu başlatıldı. Tüm dünya medyası sadece bundan bahsediyor. Ekonomik global krizden bahseden, Guantanamodaki işkencelerden bahseden yok! Sadece domuz gribinden ve domuzlardan bahsediliyor... Kendi kendime soruyorum: Eğer tavukların arkasında bir horoz varsa, domuz gribinin arkasında büyük bir domuz olmasın? Kuzey Amerikan Gilead Sciences Tamiflunun lisans sahibi. Bu işletmenin en büyük hissedarıysa Donald Rumsfeld. George Bush dönemi savunma bakanı. Irak savaşının stratejisti... Roche ve Relenza hissedarları milyonlarca dolarlık Tamiflu satışı nedeniyle ellerini oğuşturuyorlardır. Gerçek pandemi (dünyayı etkileyen büyük salgın) çıkar salgınıdır, sağlık paralı askerlerinin çıkarları. Çeşitli ülkelerin aldığı önlemleri inkar etmiyorum.
İşte burası bam teli (tecüme edenin düşüncesi) Eğer domuz gribi söylendiği gibi gerçekten dünyayı tehdit eden büyük bir salgınsa (pandemiyse) dünya sağlık örgütünün başındaki o kadar bu hastalıktan tedirgin oluyorsa(Margaret Chan adında bir çinli) neden o zaman bu hastalığı dünya sağlığını tehdit eden bir hastalık olarak ilan edip, hastalığa karşı savaşmak için jenerik türevlerinin üretilmesini önermiyor? Roche ve Relenzanın lisanslarının iptalini isteyip yerine her ülkenin kendi üreteceği jenerik türevlerini üretmiyorlar?
Herkes bu büyük salgının arkasındaki gerçeği görsün.Çünkü medya sadece kendi sponsorlarının haberlerini veriyor.
Dr. Carlos Alberto Morales Paitán, Pérou
Türkçe tercüme: xerxesgunes
"Fotoğrafçıların Gözüyle İstanbul" kitabı yayımlandı.
İstanbul fotoğraflarından oluşan “Fotoğrafçıların Gözüyle İstanbul” adlı fotoğraf albümü, “EMPA Electronics” sponsorluğunda Fotografevi tarafından yayınlandı.
2010 yılında “Avrupa Kültür Başkenti” olmaya hazırlanan İstanbul'u farklı renkleri ve zamanlarıyla belgeleyen kitabın editörlüğünü Photo Digital ve Fotoğraf Dergisi Yayın Yönetmeni Ömer Serkan Bakır üstlendi. “Fotoğrafçıların Gözüyle İstanbul”da, Bakır'ın çalışmalarının yanı sıra Adnan Sokol, Çetin Ergand, Ercan Arslan, Halim Kulaksız, İbrahim Zaman, Muhsin Divan, Mustafa Turgut, Nadir Ede, Oktay Çolak, Sabit Kalfagil ve Uğurhan Betin'in fotografları bulunuyor.
Fotoğrafçıların Gözüyle İstanbul / Adnan Sokol, Çetin Ergand, Ercan Arslan, Halim Kulaksız, İbrahim Zaman, Muhsin Divan, Mustafa Turgut, Nadir Ede, Oktay Çolak, Ömer Serkan Bakır, Sabit Kalfagil, Uğurhan Betin
Fotoğrafevi Yayınları, 23x17 cm / 152 sayfa / Kasım 2008
Çocukluğumuz..
25/07/2009
Bir kaç gün önce benim doğum günümdü.. 42 yaşıma girdim galiba, yoksa bitirdim mi? Çocukluğumda bu yaş meselesini ve bir an önce büyümeyi çok ömemserdim, ama şimdi keşke diyorum hep o yaşlarda kalsaymışım.. Ne kadar dertsiz, temiz ve güzel bir dünyamız varmış. Haylaz, kirli, dizleri sürekli yaralı ama mutlu çocuklarmışız. Bunu bugün farkediyorum.
Geçen gün üye olduğum "e-posta" gruplarından bir mail geldi. İçerisindeki metinle birlikte gelen fotoğraflar çok güzellerdi. Birden çocukluk zamanlarıma döndüm. Sonra yazıyı okurken hafifçe içim kıvılcımlandı. Sonra şimdilerde 14'ünde olan kızımın bunların hiçbirini yapamadığını düşündüm. Sonra da içim burkuldu...
Yazı ve fotoğraflar aşağıda...Fotoğrafları kim çekmiş, yazıyı kim yazmış bilmiyorum.. Ama her kim yaptıysa ellerine sağlık.
Bir zamanlar, bizler ve dünyadaki diğer çocuklar böyle eğlenirdi(k)!...
Yazık; "sanal" bir dünyada büyüyen şimdiki kentli küçüklere, ve onların "sistemin kölesi" ana-babalarına!...
Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim. Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama, evinin camında temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum. Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem. Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece; bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri. Evlerimiz var içinde yaşayan yok. Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok. Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar.. Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz.. Tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Ben kapılarında ' vale ' lerin, ' bady ' lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir. Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana. Benim değildir bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder. Nedir bunlar? Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk. Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk. İyi de neden böyle olduk ? Biz mi istemiştik? Yoksa hak mı ettik?...
Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı. Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım. Hatta babanım bile anahtarı yoktu.
Annem evimizin bir parçası gibiydi, çoğunlukla evdeydi. Heryere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki. En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı. Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani. "Cafe"lerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık. Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik. Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi. Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık. Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi. Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi, susayınca girer evlerine su içerdik. Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik. Kısacacı evine girip gelen ( ki sadece çişi gelen giderdi evine ) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi. Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi. Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.
Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık. Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi. Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırılırdık. Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı. Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmazdı; onlar nedir bilmezdik bile; asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık. Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık. Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık. Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.
Pamuk Eller Cebe, İstanbul 2010'da Kültür Başkenti olacakmış !!!
Son haftalarda “bu nasıl iştir yahu” diyen bir sürü arkadaşımla karşılaştım ve tartıştık. Ülke ekonomisi, yeni SSK yasası, ekonomideki spekülasyonlar, işlerdeki bozulma, sokaklardaki terör, Düzce'de öldürülen İtalyan gelin, hayat pahalılığı, benzin zammı ve en son da ampulcülerin Kamer Genç'i tartaklamaları vs vs.. Ülkenin gündemi o kadar sık değişiyorki, bazı arkadaşlarım da takip edememekten ve bazılarını kaçırmaktan muzdarip olmuşlar.
Araba kullanırkan her zaman radyo dinlerim. Sürekli değişerek dinlediğim 3-4 radyo kanalım vardır. Kimisini haber aralarında iyi müzik yayınladıkları için, kimilerini de gündemi iyi takip ettikleri için dinlerim. Ama sabahları Alem FM'de yayınlanan Nihat'la Curcuna programı varki; yayınladıkları müzikler pek benim müzik zevkime uymasa da, programcısı ve ülke meselelerine yaklaşımı ile bu meseleleri “tiye” alışı nedeniyle dinliyorum. Arabanın içinde katılarak güldüğüm zamanlar da sıklıkla oluyor. Bir de akşam iş dönüşü yayınlanan Nihat'la Sivrisinek var, o program da sabahkiyle aynı karakterde yapılıyor. Bu arada Alem FM'in frekansı 89.2 ve sabah 7 ila 9 arası akşamda 18-20 arası dinlemenizi öneririm.
Bu Nihat Bey ve arkadaşları; Başbakan, Maliye Bakanı, Cumhurbaşkanı'nın mahdumlarının “ticari” faaliyetleri ve özellikle de Maliye Bakınının oğlunun yaptığı gıda maddeleri spekülasyonları ile öyle uğraşıyor ki. Hem eğleniyorsunuz hem de ülkenin yolsuzluk gündemini takip edebiliyorsunuz. Ve ilginçtir ki neredeyse programın tüm ülkeden sıkı takipçileri olduğu programa gelen mesajlardan anlaşılıyor. Hükümet şakşakçılığı yapan medyaya inat, acaba başka bir ülkeden mi yayınlanıyor diye düşünmenize neden oluyor.
Bu Nihat Bey ve arkadaşları uzunca zamadır programlarında ülkemizdeki benzinin pahalılığından ve “dünyanın en pahalı akaryakıtını” tükettiğimizde yakınıp duruyorlar.
Hatta bir de akaryakıta, İstanbul'un Kültür 2010 yılındaki Kültür Başkenti olması nedeniyle ve bu meseleyle ilgili yapılacak harcamalara kaynak yaratmak bahanesiyle litre başına 1,5 ya da 2 kuruşluk bir ek zam -ne derseniz adı o olabilir- yapılacağını bas bas bağırıyorlar. Ve tüm Türk halkını, hem gerçek anlamda vergilerden kaynaklanan fahiş akaryakıt fiyatlarını ve bu “kültür“ vergisini protesto etmeye çağırıyorlar. Bu arada İstanbul'un kültür başkentliğiyle ilgili mesele de ayrı bir mesele.. Bir “dükalık” kurulmuş ki akıllara ziyan. Bu meseleyle ilgili de yazacağım zaten.. Önümüzdeki hafta pazartesi gününden itibaren yani 21 Nisan 2008'den itibaren her sabah saat 7:45'te araçlarında bulunan herkesi 1 dakika süreyle araçlarının kornasına basmaya davet ediyorlar. Ayrıca araçların antenlerine siyah kurdele de bağlanmasını tavsiye ediyorlar.
Normal şartlarda evden sabah 8 gibi çıkıyorum. Eşimi 8:20'deki Kadıköy-Bakırköy deniz otobüsü için vapur iskelesine bırakıp işime gidiyorum. Bu sabah eşim protestoya katılmak için evden 20 dakika erken çıkmayı önerdi. Yani 1 dakikalık bir protesto için iskelede 30 dakika beklemeye razı.. Eşim biraz protest karakterlidir anlayacağınız :=) Tabii ben de.. Yani; protestoya katılmak ve 1 dakikalığına kornaya basıp, sadece akaryakıt fiyatlarını değil; özellikle hükümeti protesto etmek için artık evden 20 dakika erken çıkacağız..
Geçen yıl benzer şekilde benzinin pahalılığı tüketici derneklerinin de desteğiyle protesto edilmişti ama çok da ses getirmemişti. Ben de kendi arabama yapıştırmak için bir grafik yapıp yapıştırmıştım.
Bu sefer geçen yıl yaptığım grafiği “günün anlam ve önemine” uygun olarak değiştirdim ve daha organize bir şekilde adres defterimdeki adreslere gönderdim. Tabi Nihat Bey ve arkadaşlarına da gönderdim. Umarım kullanılır ve umarım bu seferki protesto ses getirir. Yaptığım grafiği burada görebiliyorsunuz zaten ancak kendi printerinizde daha büyük ve kaliteli basabilmeniz için aşağıdaki linke de PDF dosyasını yükledim. Dosyayı istediğiniz gibi dağıtabilir ve yayabilirsiniz.
PDF protesto grafiği dosyası burada
Farenizin sağ tuşuyla tıklayıp farklı kaydet yaparsanız, dosya kolayca bilgisayarınıza iner..
Lütfen indirip, basın ve arabanıza yapıştırın. Siyah kurdeleyi de unutmayın..
Uyuyan koyunlar olmamak dileğiyle..
Mustafa Turgut, 18 Nisan 2008